DUYURULAR :
  • “ Modoko Life yeni sayısı yayında! Tükenmeden hemen almanızı öneririz. “
  • “ Modoko Life Exclusive D&R'da... “
  • “ Ve Dergimiz 3 Yaşında! “
GERİ DÖN

Nejat Yavaşoğulları ile sizler için söyleştik...

Yüksek mimar, aktivist ve nihayetinde dünyanın sesini notalara taşıyan rocker bir istanbul beyefendisi...
 
Nejat Bey sizi sevenleriniz müzisyen olarak tanıdı ancak aynı zamanda yüksek mimarsınız. Bir mimar nasıl bir göze sahiptir?
Hassas bir göze sahibim bunu söyleyebiliyorum. Gözlerim yarım santimi 5 metre uzaktan görmesiyle ünlüdür. Hiçbir detay gözümden kamaz ve gözüme güvenirim. İyi resim yapıyordum. Küçük yaşlarda belli olmuştu ancak ressam olmayı düşünmemiştim. Küçük yaşlarda düşünürdüm aslında ressam olmak kendi kendini ifade etmenin daha kolay bir yolu çünkü insan kendi kendine kalabiliyor, istediklerini kimseyi karıştırmadan bunu bir tuvale dökebiliyor ve sergisini açabiliyor ama mimarlık bu bakımdan zordur. Çeşitli unsurlar işin içine giriyor bunun belediyesi var, mal sahibinin istekleri var, imkansızlıklar, malzemeler vs fakat yine her şeyin kararını siz veriyorsunuz ama zorlu bir süreçten sonra çıkıyor. Ben Mimar Sinan Güzel Sanatlar Akademisi’ndeyken resim derslerimiz vardı. Resim sınavından büyük bir eleme oluyor ve ardından Fen bilimleri gelirdi doğrusu da budur bir mimar için. Resim yapmanın bir mimar için önemi şudur; göz gördüğü şeyi eline dökebiliyor demek. Bir mimara çok gereken bir şeydir. Ben şu anda da Yeditepe Üniversitesi’nde ısrarlara dayanamayarak Mimarlık ve proje hocalığı yapıyorum ve öğrencilerimden görüyorum kalem tutamıyorlar. Çünkü sistem şu anda puan tutturanı mimarlık okullarına alıyor. Öğrencilerin gözlerini geliştirmeleri için uğraşıyorum. Oranlar, objelerin birbiri ile ilişkilerini kavrayabilmeliler ve becerilerini kağıda dökebilmeliler. Hatta bölüm başkanı ile konuştum ve serbest resim dersi olması gerektiği önerisinde bulundum. İyi hocaların olduğu dönemde mimarlık okudum. Adnan Çoker, Türk sanatının ünlü bir ressamıdır ve bizim resim hocamızdı. Cemal Tollu adında yaşlı bir adam gelirdi sonra bir öğrendik ki meşhur kübist ressamış. Bu kişilerin bizim hocalarımız olması tabiî ki çok avantajlıydı. Sedat Hakkı Eldem Hamdi Şensoy, Feridun Akozan Türkiye’nin en iyi mimarları meşhur ressamları kantin arkadaşlarımızdı. Devrim Erbil vs gibi Türk resminde yeri olan ressamlar bizimle sohbet ederlerdi. 
 
Restore etme fikri nasıl gelişti? Restorasyon bizim ülkemizde çok fazla önem taşıyan ve talep edilen bir konu. Çünkü çok eski yapı var.
 
Mimarlığa nasıl karar verdiğimi söylemek isterim önce. Her tarakta bezi olan biriydim. Anadolu Hisarı’nda doğdum büyüdüm, kürek klübü var biz de bahçelerde oynuyoruz ve bir gün kürek klübüne gittik dümenci lazımmış ben olurum dedim o yaşlarda Ankara’ya gittim takımla. Dümen tutuyorum sürekli hayatın içindeydim. Bir akrabam da mimarlıkta okuyordum ve çizimlerini gördüm onun. Hayran kaldım hem resim olarak çok güzeldi, hem de çocukluktan itibaren şartlarlar ya insanı doktor mühendislik vs diye fen matematikle sanatçılığın bileşkesini orada gördüm ve mimar olacağım dedim. Bu arada müzik devam ediyordu evde mandolinle besteler yapıyorum. Annemler bozuluyorlar. Gitar istiyorum. Annem iyi de okuyor böyle şeylere dalarsa çalgıcı olurum diye korkuyordu falan. Şarkılar anneme abuk sabuk geliyordu. En sonunda 15 gün kış tatilinde balığa çıktık. Balıkçı bir ailen geliyorum ve teyzemin oğlu ile Bebek’te balığa çıktık ve bayağı iyi para kazandık çok eğlenceliydi. Sonra Suat Hanım teyze isminde bir komşumuz vardı ne ağlatıyorsunuz çocuğu alın şu çocuğa gitar dedi ve aldılar.
 
Anadolu Hisarı’nda bir ilkokul var. Öğretmenler yazın deniz kıyısına kamp yapmaya geliyor ve öğretmenin çocuğu da gitar çalıyordu ve ben de hayran hayran onu izliyordum. Üniversitede okuyordu ve ben o çocukla tanıştım ve beni gruplarına aldılar.
 
Ben mimarlık eğitimim süresince müzikle hep ilgiliydim. Mimarlıkta da başarılıydım üstelik. Mesela Mahir Öztaş adında Şair arkadaşım var ama o mimarlığı daha çok ticari görürdü ben öyle bakmıyordum. Daha son sınıftayken hocalarımın bürolarında çalışmak için teklif alıyordum ve çalışıyordum. Hatta Profesör bir gün notalar gördü masamda, bırak bu işleri ya iyi bir mimar olacaksın falan diyordu. Sonra askere gittim ve düşündüm ne yapacağım. Kendimi bir mimar gibi hissetmeye çalıştım ama içimde bir eksiklik hissettim bir acı kalıyordu içimde. Belki düğünlerde çalacağım, balolarda çalacağım ve risk olarak gördüğüm dönem de oldu. Bir de sonuçta öğrencilik bitmişti bir yerden bir yere gideceğim ama bir taksi tutacak paramın cebimde olması önemli diye düşünüyordum. Ben de bürolarda çalışıyordum. 
 
Bu çok uslu bir ruh halidir. Sabırlısınız.
 
Ben sabırlıyım evet bir işi sonuna kadar teslim etmesem gururum kırılır diye düşünürüm. Ben de askerde düşündüm ve herkesten gerekirse çok çalışırım önemli değil dedim ve her ikisini de yaparım dedim. Kendim özel çalıştım başka mimarla çalışmak da istemedim. Çünkü fikir çatışmaları oluyordu. Dominant bir karakterim de var en iyi kendi işimi kendim yapayım dedim.
 
İlk iş deneyiminiz nasıl oldu?
 
Ben yüksek mimar olmama rağmen ardından İTÜ’de Restorasyon mastırı yaptım. Biri geldi dedi ki “bizim bir aileden kalma yalı var restorasyonunu sizin öğrencilere ücretsiz yaptırabilir miyiz” dedi. Beni seçtiler ve yalının sahibi işimi beğendi ve ben projeyi çizdireceğim, belediyeden de iznini alacağım sen bu işi yap dedi. Böylelikle ilk iş olarak, İstinye Boğazda Recaizade Mahmut Ekrem Yalısı işini yapmış oldum. Kendimi bir anda içinde buldum. Bizim ailedeki mimarlar da etkili oldu tabi hayatımda. Biri o kürek çeken akrabamız, diğeri de Doğan Kubandı. Doğan Kuban, çok ünlü bir mimardı ve annemin teyzesinin kızıyla evliydi. O da beni çok teşvik etmişti. Çok entelektüel, geniş görüşlü farklı biri olduğu için o da beni etkilemişti. Aynı zamanda restorasyon kürsüsünün de başkanı olduğu için böylece projeye başlamış oldum ve başarılı da olunca onu başka işler takip etti. Yerimde duramayan biriyim. İki defa da antik kazıya gittim. Kim gider dediler ben giderim diyordum. Mitoloji var, eski heykeller bir yeri kazıyorsun, fikir yürütüyorsun vs çok ilgiliydim bu konularla. İyi bir modern yapı da yapabiliyorum, restorasyon ağırlıklı şu anda. 
 
Şu anda süregelen çalışmalarınızdan biraz bahseder misiniz?
 
Kayseri’de eski bir bağ evi restorasyonu yapıyorum taş ev. Bunun dışında Boğazda birçok projem var kimisi proje aşamasında, kimisi kimisi ruhsat kimisi uygulama aşamasında. Beşiktaş’ta, Kanlıca’da, Anadolu Hisarı’nda. 
 
 
Ülkemizdeki Restorasyon sorunlarından biraz bahseder misiniz?
 
Doğru yapılan restorasyona ülkemizde her zaman ihtiyaç var fakat bizim ne yazık ki 70li yıllarda ancak bilinçleniyoruz toplum ve yönetenler uzmanların uyarıları sonucunda sit kanunu çıkıyor. 1983 de Boğaz koruma yasası çıkıyor boğaza baktığınızda yine de yeşilliklerin olması ya da eski evlerin vs hala olması bu yasalar sayesinde oldu. Daha önce eski eser koruma yasaları var ama geç olmuş böyle şeyler. Mesela İtalyanların uyandığı zaman biz uyanmamışız meseleye. Kayseri’de öğrenciliğimizde söylenirdi çok güzel taş evler, sokaklar var denirdi. Yüzyıllar içerisinden gelen, kendi üslubu olan evler var. Onları biz bilirdik 70lerde fakat 80ler 90larda yok etmişler. O mahalleleri yıkıp apartmanlar yapmışlar ve kentler kimliğini yitirmeye başlıyor. Rize Kayseri’ye benziyor, Trabzon Edirne’ye benziyor vs. Avrupa Kültürü denen bir şey gerçekten var. Örneğin 3 önce Pariste’ydim ve baktım ve İstanbul gerçekten geri kalır bir şehir değil oradan ama örneğin Konkord meydanının yanına Gök kafes yapmazlar. Sağcısı da yapmıyor, sosyalistler de yapmıyor, ırkçı faşist de yapmıyor. Avrupa Kültürü dediğimiz şey bu zaten bunu yapmamak. Ama burada surların 500 metre ötesine 7-24 iki tane gökdelen koyuyor. Üsküdar’dan baktığınız zaman Sultan Ahmet Camii’nin arkasından gökdelenler gözüküyor ve yaptığı hatanın farkına varıyor. 
 
İtalya’ya gelirsek zaten restorasyon ilk İtalya’da başlıyor hikayesi de şu; Romalılardan kalan adam tarla sürerken sapan bir şeye takılıyorlar ve kalıntı buluyorlar. Biz bunları ne yapacağız diye düşünüp çaresine bakıyorlar. Bizim toplumumuzda çok medeniyet var. Hititler var, Urartular var, İyonya var. İnsanların dinine göre değişecek bir durum değil mimari. Hristiyanlıktan önce kültürler de var burada. Örneğin Müslümanların yapısında bacak bacak üstüne atıp oturacağı balkonu yoktur ama avlusu vardır. Pencere Rum evinde de aynıdır, müslüman yapısında da ahşap karkas sistemi aynıdır. Taşıyıcılık teorisi aynıdır.  Siz bir açıklığı geçebilmek için duvar örmeniz lazım betonarme olmadığı için o zamanlar taş taş üstüne koymaman lazım bu da insanları kubbe yapmaya yönlendiriyor. İstanbul’un sivil mimarlığı, cumbalı evler vs tabi ki Bizans döneminde de vardı ama mesela biz kafes koyduk. 1950’ye kadar farkında olmadan aslında korundu fakat 1950’de biz bu eski evlerden kurtulalım, kat mülkiyetleri vs çıkıyor. Bağlarbaşı’nda İstanbul’da arkadaşım anlatıyor. Anneannesinin evini anlatıyor. Bütün evler 2 katlı ve hepsinin bir bahçesi vardı. Sonra apartman sistemine geçince müteahhit kar etsin diye büyüyor iş ve canım kimlikli sokak dokusu kayboldu. Evlerin çıkmaları vardı ancak sağdan soldan değil ortasından çıkabiliyordu ve bütün sokağı görmenizi sağlıyordu ve kamu alanına giriliyor diye bu yasaklandı. 
 
Koruma bizde çok geç kaldı ve hala daha yeterince yapılıyor diyemem. Yöneticilerimizin bunun farkına varması gerekiyor. Eski yapılar, Suriye Pasajı, Markiz Pastanesi, Kiliseler bu yapıları yok etseniz ve trilyonlara değişilmez. 
 
Bir mimar aynı zamanda yapıtlarıyla tarihe bir not düşüyor. Ama gün gelecek başka biri gelecek ve sizin imzanızın üzerine başka bir not düşecek. Restorasyon biraz da geçici bir konu değil midir? Ne düşünüyorsunuz bu konuda?
 
Beyoğlu’nda bu başıma geldi ve 1930’larda yapılmış bir bina, içinde antika asansörü var, kartonpiyeri var ardeco akımı bu ve İstanbul’a da yansıyor. Rum mimarisi var ve ruhunu değiştirmeden yapmaya çalıştım kendi imzamı atacağım gibi eski mimarın adını da koyacağım ve eski mimar gördüğünde onun yüzünün gülümsemesini isterim. Ona saygı duyduğumu görmesini isterim. Benim yaptığım bir binaya daha sonra başka biri imza attığında gülümseyebilirim.
 
Siz 90’lı yılların müzikal anlamda en karışık ve pop ağırlıklı bir sürecinde bir ihtiyaca tam bir cevap verdiniz. Siz ve şarkılarınız, şarkı sözleriniz ve soundun çok sesli olması vs. O dönemde başka bir sorun vardı ve söyleyeceklerinizi söylediniz. Şimdi 2015 yılındayız ve ülkemiz çok kaotik süreçler yaşadı bu süreçlerle ilgili yeni söyleyecek şarkılarınız var mı?
 
Ben esasında şarkı yapmak için kendimi zorlamadım. Gereksinme duyduğum zaman kendiliğinden onları yazmak zorunda hissettim ve öyle olduğu için de kendimle ilgili ölmez şarkılar oldular. Twitter da kontrol ediyorum, hakkımda yazılanlara insanlar benim 20 yaşımda yazdığım şarkıları paylaşıp paylaşıp duruyorlar. Beynim Zonkluyor, Güneye Giderken gibi şarkılar hala dinleniyor. Sonra sözlere bakardım. Kendimi bir şair gibi görmezdim ama bugün yazdığım şeylere bakıyorum fena şeyler söylememişim. Ben dünya ile ilgiliydim. O zaman Türkiye’de arabesk var, Türk filmleri yazlık sinemalar var, bütün bunlar üzerime üzerime geliyordu. Bir yandan da her zaman için Türkiye’de şöyle şeyler de vardı. Plakçının önünden geçerken bir plakçının camında Pink Floyd’un albümü çıktı şahane diye. Bon Dylan, Beattles dinleyen vardı. Ferhan Şensoy vardı vs. Müzik farklı bir şey. Sonra askerden geldim ve aldırmadan beste yapıyordum. Bir gazeteci arkadaşım bana dedi ki sen de konser yapsana sonra Sina Koloğlu’yla buluştuk piyanist. Ardından perküsyon katsak ne olur dedik. Bodrum’dan biri geldi o da perküsyon çalıyordu ve Taksim Sanat Evi’nin sahibi bize sahne verdi ve yazları Kuşadası Bodrum gibi yerlerde yaşayanlar, Mavi barın sahibine bizden bahsetmiş ve bizim bayramda çalmamızı istedi mekanın sahibi. Ben de niye çalalım ki meşhur mu olacağız havalarındayım ben, öyle deme dedi bu şarkıları dinlemeye ihtiyacı olanlardan da var dedi ve bu bana bahane oldu. İlk defa bizi hiç duymamış insanların karşısına çıktık ve biz çok sert geldik onlara. Gürültülü buldular ve bir akşam daha çaldık ve çaldığımız akşam müthiş bir şey oldu ve orası yıkıldı. Kütürdet Beni Rutubet çalıyoruz, Evinde Gitarın var mı falan çaldık o masa diğer masaları etkiledi ve 3. Akşam kıyamet kopuyordu ve kendimizi The Doors grubu konser veriyor gibi hissettik. Sonra bu iş olacak galiba dedik ve ilk albüm çıktı Bulutsuzluk Özlemi adında. Acil Demokrasi şarkısını yazdığımda ben Türkiye hep iyi olacak diye düşündüm. Hep öyle yetiştik. Umut doluyduk ve o şarkı öyle çıktı. Mesela “Orda bir köy var uzakta” lafından bile bir bileşke kuruyorum şarkılarda. Bizim son albümün adı Zamska. Başka bir dünya üzerine şarkılar onlar. Güncel şeylerden sıyrılıp başka bir dünya üzerine Var mısın hazır mısın yola koyulmaya Zamska’ya. Kafdağı’nın arkasında orda para yok, orada her şey bambaşka gibi. Şu anda da Şeyh Bedrettin Destanı ile uğraşıyorum. İlk konserde Şeyh Bedrettin’den 7-8 şarkı çalmıştım. Şimdi bu işle uğraşıyorum. Dinleyenler çok beğeniyorlar. Çok sesli olacak. Muazzam olacak. Carmino Brona gibi bir şey olacak. Prömiyeri olacak. Önümüzdeki yaz sonuna yetişir.  Aynı grup elemanları ve klasik müzik şefi ile düzenlemeleri yapıyoruz. Pilot kayıtlarımız var. Onu kafamdan attıktan sonra yazacağım şeyleri yine merak ediyorum. Belki aşk için yazabilirim. Aşk her zaman hayatımda vardı. 
 
Bir Rock solistinin evi nasıldır? İç mekanda nasıl rahat edebiliyorsunuz? Mobilya tasarlar mısınız?
 
Basitlikten yanayımdır. Gereksiz mimari detaylara yer vermemeyi düşünürüm. Fonksiyon çok önemli ve rahat olmalı. Sade objenin başka şeylerle renklenmesini isterim. Halı, tablo vs gibi bir ev kendini okutmalı. Bazen dizi izliyorum evler kendini yansıtmıyor. Eski restore edilmiş müstakil bir evde oturuyorum. Babamdan kaldı ablam bir tarafında oturuyor ben bir tarafta oturuyorum. 
 
Mobilyanın bir kimliği olduğuna inanır mısınız?
 
Hatırası var ve memnun olduğum bir eşyanın sürekli değiştirilmesini istemem. Param yoksa illa da almam gerekmeyen şeyi almam. İyi tasarlanmış ürünleri alırım tasarlarım. 
 
Yeni jenerasyon tasarımları nasıl buluyorsunuz?
 
Yeni çok güzel tasarımlar var. Sunta olmayan eski bir dolap düşünün, Fransız bir dolap düşünün. Camlı gomalak cilalı. Böyle bir şey tasarlamak istemem. Kendime özgü çizgileri kullanarak bir şeyler yapmak isterim ama o eski mobilyanın da kişiliği var onun da korunması lazım. Bina gibi düşünün iyi bir mobilyanın, taklidi yapılamamış bir mobilyanın da değeri vardır. Kendim de tasarladım mobilya tamamen beni yansıtan çizgileri var. 
 
Bize bu güzel Pazar gününü ayırdığınız için, sözleri kuşaklar boyunca yadırganmayacak şarkılar yaptığınız için, bunca değerli yapıya olan katkılarınız için ben ve Modoko Lifexclusive ailesi adına teşekkürlerimizi sunuyoruz.
SOSYAL MEDYA
DİĞER HABERLER
GELECEK SAYIDA
Yukarı Dudullu Mah. Modoko Mobilyacılar Sitesi - Ümraniye/İSTANBUL
2015 © Copyright © Modoko. Tüm hakkı saklıdır. Materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.