DUYURULAR :
  • “ Modoko Life yeni sayısı yayında! Tükenmeden hemen almanızı öneririz. “
  • “ Modoko Life Exclusive D&R'da... “
  • “ Ve Dergimiz 3 Yaşında! “
GERİ DÖN

“Hayatta Doğru Dur O Kubbe Üzerine Yıkılmasın”

“Bak bu çadır neden kubbe biliyor musun? Gök kubbe diye bir geleneğimiz vardır. Bu geleneğin anlamı da Hayatta Doğru Dur, O Kubbe Üzerine Yıkılmasın. Bu, iyi insan olmak demektir. Kayı’ların Yaşadıkları mekan bireye bunu anlatıyor.” 
Yönetmen Metin Günay
 
Proje Mimarı, Yapımcı, Senarist Mehmet Bozdağ
 
Mehmet Bey biraz kariyer yolculuğunuzdan bahseder misiniz? 
 
Sakarya Üniversitesi’nde Tarih okudum. Ardından master yaptım. Gençlik çağlarından beri okumak benim için önemliydi ama sonra film ve dizi çalışmalarına başladım. Belgeseller, reklam filmleri, diziler gibi. Özellikle ilgi duyduğum alan 13. Yüzyıldı. TRT’den de böyle bir teklif gelince hemen çalışmalara başladım ve bu projeyi hayata geçirmek için kolları sıvadık.
 
Biraz hazırlık aşaması sürecinden bahseder misiniz? Ne kadar sürede hazırlandınız?
 
10 ay sürdü. Hikayenin şekillenmesi zihnimde 1 ay sürdü. Ardından dünyanın sayılı tasarımcılarından birisi olan Gambat ismindeki Moğol sanatçıyı Türkiye’ye davet ettik. Hikayesini kurduğumuz dünyayı görsel hale getirdi. Story Boardın daha ötesinde bir çalışma yaptık. Böylece tüm ekip nasıl bir dünya kurmaları gerektiğini görmeye başladılar. Benim hayalimdeki dünyayı anlatmış oldum. Sonra tüm kadro bir araya geldi ve bir taraftan da cast seçimleri başladı. Türkiye’de dönem işlerini yapabilmek için bir endüstri yok. Örneğin atların bir arada koşabileceği, aksiyon sahnelerini çekebileceğiniz çok fazla yan cast da yoktu. Özel atlar seçildi, Yurt dışından Cengizhan filminin ekibi geldi. Türkiye’de bir at çiftliğimiz var. 4-5 ayda hem zihinsel hem de dönemsel dünyaya ayak uydurmak için bir çalışma süreci başladı. Yani biz Eylül 28’de sete girdiğimizde masa başı çalışmalarımız bitmişti. Daha hızlı yol aldık.
 
Ne kadar sürdü inşaa ve kurulum süreci?
 
3-4 ay sürdü. 16. Yüzyılda geçse konu,  bir çok kaynak var ancak biz 13. Yüzyılı ilk kez çalıştığımız için tüm ekip çalıştı ve 13. Yüzyıl için yeni bir envanter hazırlanmaya koyulduk. 
Böyle bir diziye hem önder, hem senarist, hem de yapımcı olarak tüm benliğinizle katılmak nasıl bir duygu? Diziye başlamadan önceki hayallerinizden biraz bahseder misiniz?
Sinemacılık biraz hayal tüccarlığıdır. Siz hayal ettiğiniz tüm detayları anlatmak için insanları bir araya getiriyorsunuz ve bu projeyi daha ekrana gelmeden önce kanala satıyorsunuz bu çok önemliydi. Bizim projenin en büyük avantajı tek karar merci bendim ve hızlı ilerlememize neden oldu bu durum. Hava şartları vs çok zordu ama geldiğimiz noktanın iyi bir nokta olduğunu düşünüyorum. Her şeyden önce izleyicinin gönlünde büyük bir değer kazandı. Herkesin bu toprakla bir bağı var. Sürekli tarih sayfalarında anlatılanları ilk defa görme şansını yakaladı seyirci. Bu anlamda da önemli bir vazife gördü. Bir de bizden önceki kuşak kuruluşu izlemişti ve hafıza tazelenmiş oldu.
 
 
Ekibinizden biraz bahseder misiniz? Kaç kişilik bir ekip ve uyum süreci ne kadar sürdü?
 
Öncelikle proje yönetimi diye bir hadise var. Ekip arkadaşlarımın her biri kendi alanında çok kaliteli ve kalben ruhen inanarak geldi. Aynı tempoda çalışmalarını sürdürdü. Sadece çalışma yetmiyor. Özellikle inanmanın karşılığı para ile ölçülebilen bir durum değil. Sanat Yönetmeni, kostümcümüz, çaycımız bile inandı. Bu anlamda çok şanslıyız. Ekibin bu kadar kısa sürede bu noktaya gelmesinin bir lütuf olduğunu düşünüyorum. 
 
Bizde en önemlisi proje tasarımcısı yoktu. Attan anlayacak, kostümden anlayacak her şeyden anlamalı. Bir metodolojimiz yoktu. Tarih bölümünde okuduğum için bunları daha farklı görebiliyorum. Tarihte bir belge gelir insanın önüne ve herkes yorumlar. Ancak metodoloji olmazsa salt belge olarak kalır. Nedir bu, neden, niçin, nasıl gibi bir çok soruyu barındırır ve çözüm tahlili sunarsınız. Biz ilk başından itibaren bu metodolojiyi çok iyi kurguladık. Tasarı çiziminde görünce zaten herkes bu işin nereye gideceğini biliyordu. Artık oyunculara ve setteki rejiye kaldı iş. Onlar da işini iyi yapınca her şey bambaşka oldu. En büyük ben ve arkadaşlarımın sıkıntısı süremizin kısıtlı olmasıydı. Herkesin hayalinden başka bir dünya çıkıyor çünkü. Tek vücut durmuyor iş. Bizde neredeyse iç çekim yok. Hava şartları zordu. Ama başrol ve diğer oyuncular at üzerinde ok atabiliyor. Enginin son sahneleri çok zordur Türkiye’de çok fazla kişi yoktur bunu yapabilen. Sadece at için çok ciddi bir ekip kurduk. At castı yaptık. O atlar tercih edildi vs bambaşka bir hale geldi.
Danışmanımız Hilmi Bey’de dahil herkes içtenlikle inandı. Vikingler, 45 dakiayı 3 haftada çekiyor. Bir zahmet iyi olsun.
 
Türkiye’deki dizilerin kalkmasının nedeni de budur. Çok çabuk hikayeyi tüketiyorsunuz. Haftada 3 dizi çekebilirsiniz ama yurt dışına satılınca 3ê bölünüyor. 
 
Cast sürecinde nelere önem verdiniz?
 
Tamamen ben karar verdim. Deli Demir, neye karşılık veriyor, Halime, kime karşılık geliyor diye detaylıca düşündüm. Ama elimize de çok güçlü veriler geldi. Ertuğrul seçilene kadar 4 ay sürdü. Sadece bu ofise gelen 1000 kişi vardır. 
Bu hikaye devam edecek mi? Oldukça eğitici de bir tarafı da var.
 
Diriliş Ertuğrul Osman-Orhan olarak devam edecek. Moğol ve Selçuklu olarak devam edecek. Dünyanın en kudretli devletlerinden bir tanesi izleyiciye bu kudretin nasıl inşa edildiğini göstermek zorundayız. Bu biraz uzun sürecek tabiî ki. 
 
Sadece kostüm için yurt dışından çok kumaş geldi. Sadece çadır için bir köy bize çalıştı, binlerce malzeme, diyar diyar gezildi ki döneme uygun kereste bulunsun diye, yoğun bir efor sarfedildi. Sadece kostüm için harcadığımız para klasik bir dizinin genel bütçesine denk gelebilir. 
 
Son olarak Tekden Film’den de biraz bahseder misiniz?
 
Tekden Film, 2009 yılında çok değerli Kayserili iş adamı Kemal Tekden ile birlikte kuruldu. Yola çıkma niyetimize uygun bir şekilde de devam ediyor ve devam edecek. Kemal hoca ile bu yapıyı kurduk ve çalışmalarımıza da büyük bir inançla devam edeceğiz.
 
 
 
YÖNETMEN / METİN GÜNAY
 
“Bu dizinin çıkış noktası şudur; Türk toplumunun 13. Yüzyıldaki hayat biçimi, bir atın ve bir devenin sırtına sığabilecek şekilde var oldu. Bu şu demek; şu gördüğünüz çadırın, bir devenin semerine sığdığını düşünün. Tüm ihtiyaçlarını karşılayabiliyor. Yeme içme, yağmura karşı, güneşe karşı koruyan yurt denilen bir mülke ve mala sahipler. Bu şu demek; hem yolculuk yapacaklar, hem durup mola verecekler, bu sistemle çadırları kuracaklar, yemek yiyecekler, uyuyacaklar, günlük ihtiyaçlarını giderecekler. Burada yaşamları 3 ay 5 ay sürdükten sonra tekrar hareket edecekler. Bu işleme karşılık gelen minimal malzemeler tasarlandı. Çünkü yaşamları göçebelik ve hayvancılık üzerine kuruluydu. Para yok, tarım olmadığı için takas usulü var. Hayatın temel neye ihtiyacı varsa, onun karşılığında takas var. Hayat şartları çok zordu. Çok uzun mesafeler kat ediyorlardı. İki önemli husus vardı; 1) Doğa şartları,2) Güvenlik ve korunma. Savaşçı ve asker toplumuydu. Bu yaşam biçimini inançla, İslamiyetle bağdaştırıp, sosyal yaşamlarını da bunun üzerine oturtuyorlar. Bu anlamda hareketli, adaletli ve adil bir topluluk düşünün. Çünkü töre dedikleri bir inanç sistemi var. Yalan söylenmez. Hırsızlık yapılamaz. Oğuz kanunları, İslamiyet ile birebir örtüştüğü için İslamiyeti de hemen kabul ediyorlar ve kısa sürede adapte oluyorlar. Ta ki şehirleşme başlayana kadar. Ufak ufak dejenerasyonlar, çözülmeler başlıyor. Şehircilik; ticareti de getiriyor, parayı da getiriyor ve her toplumda olduğu gibi yozlaşmayı da getiriyor. Çok uzun bir yol kat ediyorlar. Moğol istilasından geliyorlar ve Anadolu o dönem öyle kolay bir bölge değildi. Mersin ve bölgesinde Ermeni Krallığı, Karadeniz Bölgesi’nde Rum Pontus Krallığı, Tekfur, İznik, Doğu Roma, İstanbul, Haçlılar, Araplar ve tarihçilerin kayıtlarına göre o dönem büyük bir kuraklık vardı. Atlara su bulamıyorlar. Hayvanlar telef oluyordu. Hatta Afrika’dan insani yardım olsun diye Zebra göndermişler, bizimkiler tanıyamamış Zebrayı. 
 
Bu proje için rüya görmek lazımdı ve bu rüyayı Mehmet Bozdağ gördü. Tarihçi, aynı zamanda Sosyoloji masterlı bir arkadaşımız. Yabancı kaynaklar, mimari konularında kim uzmansa uzmanlarla çalıştı. Ciddi bir kütüphane oluşturduk. Hem yazı, hem görsel anlamda çok güçlü bir ekibimiz oldu.
 
Türkiye’de bu bölüme kadar inen olmadı. 12. ve 13. Yüzyılı ilk defa ele aldık. Konusunda yetişmiş eleman oluşmaya başladı. Daha önce konuyla ilgili detay bulabileceğiniz kimse yoktu. Yapacak olanlar eğitildi. Sektör böyle bir şey kazandı. Çünkü insan olmadan hiç bir şey olmaz.
 
Kalabalık bir ekibiz. Şu an bir idam sahnesi çekeceğiz ve obada en az 140’a yakın figüran, 200 ekip, 25- 30 civarı 3D teknik ekip var epey kalabalık çalışıyoruz. Bu sayı elbette günün konusuna göre değişiyor. İşin en büyük doyumu ve motivasyonu elbette reytingler oldu. Bu işte önce sermaye oluşturursunuz ve bir süreye ihtiyacınız vardır. Bir süre sonra para kazanmanız gerekir. Bizim sektörümüz için artık “sektör” diyebiliyoruz. Yapımcılar tarafından cazip hale geldi ama büyük bir riskti. Doğru iş yaptığınızda verim de alırsınız. Sosyal medyada “Game Of Diriliş” yazmışlar, “Marco Polo” ile kıyaslanıyoruz. Bu elbette bizi mutlu ediyor. Kimse bu dönemi görmedi. İlk defa yapıyoruz ve hikayesi, konsept cümlesi farklı. Bunu ortaya koyamazsanız, iş olmuyor zaten. Önce proje, sonra cast gelir. Karakterle buluşacak oyuncuyu bulmaya çalışırız. Castımıza baktığınızda aile olduklarını görebilirsiniz. Biz ezberleri bozduk ve bu toprakların eğitimini verdik. 
 
Bak bu çadır neden kubbe biliyor musun? Gök kubbe diye bir geleneğimiz vardır. Bu geleneğin anlamı da “Hayatta Doğru Dur, O Kubbe Üzerine Yıkılmasın” Bu iyi insan olmak demektir. Yaşadıkları mekan, bireye bunu anlatıyor. 
 
SÜLEYMAN ŞAH / SERDAR GÖKHAN
 
51 senedir bu meslekteyim. İlk gençlik yıllarımdan beri 30’a yakın tarihi filmim var. Aynı zamanda Oğuz Boyların Çepni Boyuna mensubum. Tarihe karşı hep ilgim vardı. Hem de kanım çekiyor. Salon filmlerini pek sevmiyordum. Gençliğimden beri de hep bu filmlere ağırlık verdim. Yapımcılar da bunu görüyordu. Çok uzun yıllar böyle bir iş yapılmadı. Türkiye’de maalesef Türklük ve tarih unutturulmaya çalışıldı. Gençlik, Batı özentisi içindeydi. Atalarımızın örf ve adetlerini yeni gençliğe sunuyoruz. Bilgi dağarcıklarına Türklük duygularını aşılamaya çalışıyoruz. Ekiple uyumumuz çok iyi. İçgüdüsel olarak çok yatkındım konuya zaten. Süleyman Şah’ı yapımcı ile çok konuştuk. Osmanlı Devleti’nin kuruluşunun bir önceki dönemindeyiz. Yokluklar içinde ve etrafı düşman sarmış, belirli yurtları olmayan, devamlı arayış içinde bir obanın başıyım. Ben yani (Süleyman Şah) öldükten sonra, Selçuklu şeyhine katkılarından dolayı Bursa tarafından bir Özyurt verilecek ve Osmanlı’nın kuruluşu gelişecek. 
 
KURDOĞLU / HAKAN VARLI
 
Yaklaşık 33 yıldır bu mesleğin yani oyunculuğun içindeyim. Tiyatro kökenli bir oyuncuyum. Hayatımda ilk defa çok heyecanlandığım bir projede oldum. Biz buarada bir sinema yapıyoruz. Çok özenle hazırlanıyor. Çok iyi bir dramaturji yapılması gerekiyordu. Bana karakter geldiğinde, entrikacı bir karakterdi fakat obası için yapıyor. Bey olmak gibi bir derdi yok.  Kimi iyi yoldan yapar bu entrikayı seçmiş. Senaryo gereği de bu entrikanın olması gerekiyor. Bana hep soruorlar. Abi çok kötü bir rolü oynuyorsun. Ben de diyorum ki; Beni alın oradan, Selcan Hatun’u alın, Titus’u alın, Kara Toygarı’da alın hadi bakalım şimdi seyredin diyorum. Abi neyi seyredecez diyorlar. Çünkü actingin, eski Yunan’dan beri var olmasının sebebi, çatışmadır. Bizim sizinle şu tatlı sohbetimizi tiyatro haline getirelim. Bizi kimse izlemez. Ben size vursam ya da eşinize laf etsem herkes bizi izler bu normaldir. Çok zor bir dönem bir geçiş dönemi. Aldığımız geri dönüşler de bunu açıklıyor. Bütün oyuncularla at binme dersleri almaya başladık. Birinci bölümünü çekmeye başladığımızda herkes birbirinin evine gider oldu sürekli didişiyoruz ama gerçek hayatta en iyi dostlarımdan birisidir. Teknik ekibimiz çok güçlü. Organizasyon çok iyiydi. Herkesin programı var, gün ile hava ile savaşıyoruz. Bu emeğin karşılığını alıyoruz. Set bitince ayaklarım geri geri gidiyor biraz daha fazla sette kalayım diyorum. Bu işin devamı var. Konuştuğumuz dil önemli sesli çekiyoruz. Dil de o dönemin cümleleri. Ayrı bir özen gerekiyor. Gururla onurla oynuyoruz. Yeni neslin de daha araştırmacı olmasını istiyorum. Sosyal Medyayı öğrenmek için kullanmıyorlar bir şeyleri iletmek için kullanıyorlar. Herkes teknolojiye boğulmuş durumda. İletişimin başka türlü yönlenmesi gerekiyor. 22 yaşında bir oğlum var ona da anlatıyorum yaşadıklarımı. Mecbur cep telefonuna doğmuş bir çocuk. Girişimcilik birikimle olur. Müteşebbis ruh birikimle olur. Şu dönemi araştırmak, gelecek nesle çok şey anlatabilir. Gençlerimi çok seviyorum ama her defasında okuyun diyorum. Babam der ki; Oku, yerde gazete kağıdı bile bulsan oku. 52 yaşına geldim haftada 2 kitap okuyorum. İstanbul Devlet Tiyatrosu’nda Matei Visniec’in “Çehov Makinesi’ni” 3 senedir kapalı gişe oynuyoruz. Nisan sonu Mayıs başında oyunlarımız başlıyor. Dublaj devam ediyor. Şu an bile arabamda mikrofon ve kayıt cihazım bile var. Her açıdan faydalı olmaya çalışıyorum elimden geldiğince.
 
HALİME SULTAN / ESRA BİLGİÇ
 
Ben Halime Sultanı oynuyorum. Bir Selçuklu Prensesi. Selçuklu Şehzadesi’nin kızıyım. Babam, tahta hak sahibi ancak babası onu reddediyor ve çocukları ile bir ömür boyu kaçarak yaşıyoruz. Ta ki Ertuğrul ile tanışana kadar. Halime Sultan da Ertuğrul’a aşık oluyor. Kararlarını ona göre vermeye çalışıyor. Obasına getiriyor onu Ertuğrul. İlk önce daha sert bir karakter olduğunu düşünmüştüm ancak yanında Ertuğrul var sert olma ihtiyacı yok. Karakterler de insanlar gibi gelişiyor. Geldiği konum itibari ile tepkileri de değişiyor. Eğitimim de; aslında ben Hacettepe Üniversitesi’nde 1,5 sene Arkeoloji okudum. Sonra bıraktım. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslar arası İlişkiler 2. Sınıftayım. Moda tasarımla da amatör olarak ilgileniyorum. Ben ilkokul sonlarına doğru oyunculuğa bir ilgim olduğunu keşfettim. Halam da Devlet Tiyatroları’ndaydı ve o da ilgilenmemi söylüyordu. Ama hayat farklı işliyor. Hayat beni LYS’ye çalışmaya yönlendirdi ve konservatuar sınavlarına girmedim. Devlet Tiyatroları’nda çocuk oyunlarında oynadım ve senaryolar yazmaya başlamıştım ama bu dizide başrol olacağımı hiç düşünmemiştim. Hala da farkında değilim. Çok iyi oyuncularla çalışıyorum. Bana çok yardım ettiler. Halime Sultan’ı düşündüğümde, Ertuğrul’un tek hatunu ve ona layık biri olmalı diye düşündüm. Çünkü ona dair hiçbir şey bilmiyorum sadece Ertuğrul’un tek eşi ve onun yanında gömüldüğünü biliyorum. Bu yüzden kendimi yönlendirdim. İleride de, okulumu bitirmeyi hedefliyorum ve bu işe mutlaka devam etmek istiyorum. Diriliş Ertuğrul’u özellikle Orta Doğu ve Arap dünyasının da takip etmesini çok isterim. Umarım beğenirler ve kendilerinden de bir şeyler bulurlar. 
 
 
GÜNDOĞDU / KAAN TAŞANER
 
Hazırlık aşaması aslında bakarsanız birçoğumuzun köylerde yaşayan birçok akrabası vardır. Onları ziyarete gittiğimizde hala bu kültürün devamlılığını o yaşamlarda hala görebiliyoruz. Oturma kültüründen, yaşam biçimine ve beslenme şekline kadar hala devam ediyor aslında. Köyde hala devam ediyor bu ruh. Bize çok uzak detaylar değil bu yüzden. Bir rol zaten bir ay sürecinde olgunlaşıyor. Oyuncunun  karakterle ilgili hazırlığının az olmasından değil, yeni bir yaşam alanına adapte olmakla ilgili bir süre gerekebiliyor. Diğer oyuncularla vs iletişim kuruyorsunuz, onların enerjileri ile uyumunuz bir konsensus kuruyorsunuz ve bu 2-3 haftayı buluyor. Genellikle Avrupa ya da Amerika’da izlediğimiz işler de ilk bölüm 3. haftada çekilir, 3. Ya da 4. Bölümden başlanır çekilmeye. Bunun sebebi de, 1. Bölümdeki o ilişkisizlikleri, zayıflıkları fark etmeye başladığınızda, işe biraz mesafeli olabiliyorsunuz bir seyirci olarak, ama dördüncü haftada çekerseniz, örneğin karı koca ilişkisinin daha olgunlaşmış görürüsünüz çünkü üçüncü ve dördüncü bölümü ilk başta çekerseniz, bu tip zaaflar gözünüze batmayacaktır. Çünkü ilk bölüm kurduğunuz ilişki üzerinden değerlendirmeye başlarsınız bu işin tatlı bir hilesi ve görüyoruz ki yurt dışında da bu şekilde yürüyor ve başarı ve rolün olgunluğu da seyirciye yansıyor. Ayrıca şöyle bir şansımız var. Mezopotamya zaten kültürlerin başkenti ve bu tarihi toprak, mitolojik anlamda da yaşanmış hikayelerle doludur. Dünyanın hiçbir yerinde bu kadar hikayeye rastlayamazsınız. Doğru hikayeleri cımbızlayabilirseniz ve böylesine profesyonellerle de çalışırsanız ortaya çok güçlü bir yapı çıkabiliyor. Ortadoğu ve Arap dünyasının da seveceği bir iş oldu. Kendilerini yakın hissedebilecekleri bir kültür.
 
Göçebe toplumlar birbirilerinin kültürlerinden çok fazla etkilenmişler. Bu ülkenin de bir yüzü Avrupa’yı takip ettiği için, televizyon ve dizi sektörü daha atak oldu. Bu sektör, daha canlı hale geldi. Hem kaliteli işler, hem de kendi kültürlerine yakın vücut refleksleri olunca, Arap dünyasının da sıcak bakması olası gibi görünüyor. Kanadalı birinin acıyı yaşama şekli ile bir Ortadoğulunun ya da bir Türk’ün acıyı, ya da sevinci karşılama biçimleri çok farklı. Bu da ilgi alanlarında elbette bir ortaklık kuruyor.  
 
AYKIZ / HANDE SUBAŞI
 
Aykızı oynuyorum. Deli Demir Lakaplı demirci birinin kızı. Annesi ölmüş babası ile büyümüş. Cesur bir kız. O dönemde obanın bütün kadınları savaşçı olarak yetişiyor ancak, Aykız’da ekstra bir durum var. Turgutalp ile birbirlerine sevdalılar ve resmi olarak da evlenmeleri bekleniyor. Bir hazırlık sürecinden geçtik. Normalde benim çok keyif aldığım bir roldü. Dönem oluşu zaten benim için çok önemliydi. Kendimi yakın hissettiğim bir rol. At binme, kılıç kullanma, ok atma konusunda da eğitim aldık. Atmosfere girmek zor olmuyor. Dizi başladığında Aykız çok ön planda değildi ancak konular biraz bunların üzerine gidince Aykız da bu süreçle bir yol aldı. Onun gözü kara hali, sevdiğinin peşinden gözünü karartıp gitmesi, Ertuğrul, Gündoğdu abisi gibi. Turgutalp’i kaybetmenin verdiği acı ile yapacaklarından da geri koymadı kendini. Özellikle son 3 bölümdür de Aykız seyirci açısından da oturdu diye düşünüyorum. Senaryo da bunun üzerine olunca. Ben Aykız’dan çok tatmin olmaya başladım. Aşkının peşinden gitmesini çok sevdi seyirci, karakter olarak seyirci de tanıdı ve beklentileri oluştu. Kafamda bir karakter vardı ancak aksiyonla daha fazla ortaya çıktı. O dönemin kadınlarını düşününce hiç ayrımcılık yok, herkes yerini ve yolunu biliyor, kadınlar eşlerinin bir adım gerisinde gibi ama yeri geldiğinde gözü kara bir biçimde, şu an bir çok kadının duramayacağı kadar güçlü olabiliyoruz. O zamanın yaşam koşullarında yaşayamayız. Onlar da daha iyi yaşamayı bilmiyor. O zamanın şartlarında ayakta kalabilmek için her türlü fedakarlığı yapıyorlarmış kadınlar.
 
Ancak şimdi herkes kendi hayallerinin peşinde. Bambaşka bir durum var. Çoğu zaman biz de bazen farkında olmadan, bazen olarak kendi çıkarlarımız doğrultusunda sevdiğimiz insanları bile kırabiliyoruz. O zaman başkaymış. Başka dertler var ancak bu yüzyıl tabiî ki kişisel. O zaman bireysel değil daha topluluk ve bir olma hali var. Bu anlamda öykünülen bir ortam. Ben kendi hayatımda kadın olarak güçlü durabildiğimi düşünüyorum Aykızı’da öyle görmek o dönem kadınını öyle hissetmek hoşuma gidiyor. Aileden eğitimden imkanlar doğrultusunda, şu an kadınlar ya çok güçlü ya da çok güçsüz. Bir ortası yok. Aynı dine bile mensup olmasak, başka kültürden bile olmasak bile batı kültürünün hikayelerini bile sevebiliyoruz. Dönem işi tarih ile ilgili geçmişi hangi kıtada yaşanırsa yaşansın çoğu kişi sever takip eder. Arap dünyasının da ilgili olacağını düşünüyorum. Tarih ve geçmiş merakı olan herkesin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. İlk kez bu dönemi işliyoruz ve çok az veri var. Başka kültürlere kendimizi ifade edebilmemiz adına çok doğru bir iş olduğunu düşünüyorum. 
 
Gelecekte de iyi bir sinema filminde olmak istiyorum. Dizilerde de dönem işlerinde yer almak çok büyük keyif veriyor ancak yöresel başka karakterler çalışmak bana daha fazla keyif veriyor. Çok büyük hırslarım yok ama içime sinmesi çok önemli. 
 
Bizlere bu fırsatı sunduğunuz için ben ve Modoko Life Exclusive ailesi adına teşekkürlerimizi iletiyoruz.
SOSYAL MEDYA
DİĞER HABERLER
GELECEK SAYIDA
Yukarı Dudullu Mah. Modoko Mobilyacılar Sitesi - Ümraniye/İSTANBUL
2015 © Copyright © Modoko. Tüm hakkı saklıdır. Materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.