DUYURULAR :
  • “ Modoko Life yeni sayısı yayında! Tükenmeden hemen almanızı öneririz. “
  • “ Modoko Life Exclusive D&R'da... “
  • “ Ve Dergimiz 3 Yaşında! “
GERİ DÖN

Alpay “Eylül’de Gel” dedi, Biz de Koşa Koşa Gittik.

“Binlerce gül içerisinde bir küçük gül vardı yalnız.

Tek başına ağlıyordu kimsesiz.

Minicikti, kendini koruyamazdı ki o.

Korkusu bundandı, ağlıyordu.”

             

                Bu sözleri duyduğumda ve şarkının taze halini dinlediğimde gerçekten yanlış zamanda doğduğumu idrak ettim ve 70’lerin yaprak gibi titreyen naif ortamını yaşayamadığım için epey üzüldüm ancak Alpay, geleceğe meydan okuyan duruşu, güne kendini emanet etmenin doğallığı ile bizlere hem umut verdi, hem de Sonbahar konseptimizin başkahramanı olarak tüm içtenliği ile sorularımızı yanıtladı..

 

                Alpay Nazikioğlu, 1935 yılının Ankarası’nda muzır bir çocuk olarak dünyaya geldi. At sevgisi, becerisi ve yeteneği, komşuları her ne kadar tedirgin etse de o, kafaya koyduğunu hayata geçiriyordu. Öğrencilik, Hukuk Fakültesi, futbol yaşamı ve nihayetinde ait olduğu dünyaya, “müziğe” merhaba dedi. Alpay, dünyaca bilenen bir müzisyen olmayı, kıl payı kaçırmayı göze aldı. İspanya’da yaşadığı dönemlerde henüz Julio Iglesias fırtınası esmiyordu. Oradaki müzikal çalışmaları ve onu İspanya’dan alıkoyamayan kız arkadaşının da ısrarları ile dönemin en önemli müzik prodüktörleri ile çoktan tanışmıştı. Ancak o, Türkiye’ye dönmek arzusuna kapıldı ve maalesef dünya piyasasına bu şekilde adapte olması zor olacaktı. Türkiye’ye dönmesinin ardından 70’li yılların kadife sesli şarkıcısı Julio Iglesias, aynı prodüktörün çalışmaları ile tüm dünyayı kasıp kavurmaya başladı. Alpay tam da bu ihtiyacın karşılığını veriyordu ancak o, hangi kıtada yaşarsa yaşasın, bulunduğu ortama ahenk katacak, kadife sesini bugün hala kitlelerle buluşturmaya devam

edecekti. Her yayıncı gibi Sonbaharın melankolisine kapılmadan, sizler için onu mütevazı yuvasında ziyaret ettik.

 

            3 buçuk yaşınızdan ortaokula kadar hayatınızın at üstünde geçtiğini öğrendim. Bu süreci biraz anlatır mısınız?

 

            Benim en büyük sevdam attı bu dünyada. Babam beni uyuturken hep at hikayeleri anlatırdı. Hayattaki en büyük isteğim bir at sahibi olmaktı. Bir gün öğle uykusundan uyandım babam dedi ki; “Bak ne var dışarıda.” “At mı?” dedim hemen. Baktım bir adam atın üstünde duruyor. “Bu benim mi?” dedim. “Evet senin” dedi. Gittim bindim hemen. Çok kısa bir sürede müthiş bir binici oldum. Çok iyi ata biniyordum. Etrafta insanlar, “Bu çocuğun anne babası deli mi?” diyorlarmış. Bir bakıcım vardı, nine derdim ona, çok severdim, beni hep sırtında taşırdı. Çünkü yere bıraktığı an kaçardım. Bir gün bir sütçü atı gördüm ve hemen binmek istedim. Sütçüden rica etti nine. “Tamam” dedi adam. Bindim ve ben atla kaçtım. Kocatepe’de oturuyorduk o zaman, dayımlar da Samanpazarı’nda oturuyorlardı. Ben atla Samanpazarı’na gittim. Attan indim, ağaca bağladım ve yukarı çıktım. “Nine nerede dedi” bana. “Valla bilmiyorum ben atla geldim” dedim. İnanmadı, “bakın aşağıda duruyor ağaca bağladım atı.” dedim. Aradan 2-3 saat geçince nine geldi dövünerek. “Eyvah ben şimdi nerelere gideceğim Alpay atla kaçtı gitti” dedi. Beni orada görünce çok sevindi kadıncağız. Fevkalade yaramaz ve muzırdım. Annem derdi ki; “Ben bir tane çocuk doğurdum ama on çocuk büyüttüm.” At sevdam böyle başladı.

 

            Okul hayatınız oldu ardından hukuk okuduğunuzu biliyorum ve nihayetinde müziğe geçiş nasıl

oldu?

 

            Alaturka müzik dinlerdim. Alaturkayı çok iyi biliyordum çünkü dört yaşındayken falan bir eve taşındık. Müstakil bir evdi, büyük bir bahçesi vardı. O ev, Ankara’nın ilk radyo eviymiş. O radyo evindeki bütün sanatçılarla, Sazendelerle, Hanendelerle ailem tanıştı. Bizim sülalede 3 yaşındaki bebeden, 80 yaşındaki dedeye kadar herkesin yaş günü mutlaka kutlanırdı. Hiç kimseye haber verilmez, herkes zaten hatırlardı. Yüz kişilik sofralar kurulurdu. Bu radyodaki sanatçılar da sazlarıyla birlikte bize gelirlerdi. Sabaha kadar müzikler yapılırdı. Ben daha çok Latin müziği dinlerdim ve müzik böyle gelişti. “Ben müzisyenim” derdim hep. Şarkıcı olmak gibi hayallerim olmadı. Çünkü tanınmayı istemiyordum. Zaten tanınmış bir futbolcuydum. Şarkıcı olarak tanınmak bana o dönem biraz hafif bir iş gibi geliyordu.

 

            Nerede futbol oynuyordunuz?

 

            Ankara Demirspor ve Gençlerbirliği’nde oynadım. Fenerbahçe çok peşimde koştu ama ben istemiyordum çocuktum daha çünkü. Müzik arkadaşlarım hep Ankara’daydı ve Fenerbahçe falan umurumda değildi. Çok sosyal bir yaşam görüyorum hayatınıza baktığımda.

 

            Nasıl bu kadar farklı iş dallarına merak geliştirdiniz? İnternet yok, hiçbir şey yok, her şey çok zor.

           

            Dünyada her şey aileden öğreniliyor. Okullarda sosyal yaşama yönelik hiçbir şey öğretilmiyor. Şu anda en iyi yetişen grup, askerler sınıfı çünkü lisede tango dersleri bile var. Dans etmesini öğretiyorlar, çatal bıçak tutmasını, yemek yemesini öğretiyorlar. Oysaki diğer çocuklar, ancak ailelerinden öğrenebiliyorlardı. Oysa bunun okullarda öğretilmesi gerekirdi. Benim iyi bir ailem vardı. Anne tarafımda da, baba tarafımda da çok değerli insanlar vardı. Anne tarafım aslında Yugoslavya’dan gelmedir. “Hüsrev Gerede” benim annemin dayısı yani büyük dayım olur. Baba tarafım “Nazikizadeler’den” gelir. Padişah, babamın dedesine; çok nazik bir insan olduğu için “Naziki Efendi” dermiş. Topkapı Sarayı’nın yanında bir yer tahsis edilmiş ve o bölge “Naziki Dergahı’dır.” Şimdi ben bu geleneğe göre Şıhım aslında. Kalkıp oraya gitsem, peşimde beş bin tane kişi ile birlikte gezebilirim ama gitmiyorum ve aldırdığım yok öyle şeylere. Köklere, geleneklere falan çok takılmadım fazla ama iyi bir aile çok önemlidir elbette.

 

DEVAMINI DERGİMİZDEN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ...

SOSYAL MEDYA
DİĞER HABERLER
GELECEK SAYIDA
Yukarı Dudullu Mah. Modoko Mobilyacılar Sitesi - Ümraniye/İSTANBUL
2015 © Copyright © Modoko. Tüm hakkı saklıdır. Materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.