DUYURULAR :
  • “ Modoko Life yeni sayısı yayında! Tükenmeden hemen almanızı öneririz. “
  • “ Modoko Life Exclusive D&R'da... “
  • “ Ve Dergimiz 3 Yaşında! “
GERİ DÖN

4 Mevsimi “Yaz” Gibi Yaşayan Gencecik Bir Adam Fedon

Sevgili Fedon yazı mı daha çok seviyorsunuz kışı mı? Bir gününüzü bana anlatır mısınız?

Güler yüzlü olmaya çalışıyorum, hayat doluyum, erken saatte uyanırım. Yaz mevsimini çok severim. Yaşamayı zaten çok çok severim. Ama ölümden korkmuyorum. Fedon sabah erken kalkar. Yazın sağlıklı beslenmeye dikkat ediyorum. Bir kaşık bal, iki ceviz ve meyve suyu sonrası mayomu alıp hemen denize giderim. Yüzerim, teknemle gezerim. Sağlığıma ve yaşıma göre sporlar yapıyorum. Sık sık yürüyorum. Öğlenleri çok hafif bir yemek (yoğurt, salatalık veya bir meyve) yedikten sonra, evime geliyorum. Yemeğimi yapıyorum. Tek başıma yaşıyorum. Akşamları artık pek gezmiyorum çünkü beni yordu. Bodrum’da yaşamak zaten eğlenmek demektir. Hele hele Bodrum’u biraz benim gibi de görenler için çok değişik bir yer. Bodrum dendi mi sadece, “lay lay lom, disko, deniz, aşk eğlence” olarak görülür. Ben Bodrum’a öyle bakmıyorum.



Fedon’un baktığı Bodrum nasıl bir yer?

Bodrum bir medeniyet, medeniyetin doğmuş olduğu bir yer. Ticaret olarak ilk ihracat yapılan belde burası. Su altı zenginlikleri, tarihi, havası anlatılmaz yaşanır. Organik beslenme imkanınız var. Bodrum’lular biraz tembeldir ama mizaha açık insanlar, şeker insanlardır.



Kaç yıldır buradasınız?

On yedi yıldır buradayım. Burası Büyükada gibi bir yeri bana unutturdu. Unutturmadı da terk ettirdi yani. Kışın gidiyorum Büyükada’ya.



Sizin için yaz mevsimini yaz yapan, en önemli şey nedir?

Deniz ve güneş.



Genellikle sabahları mı plajda oluyorsunuz? Ne zaman yüzersiniz?

Sabah erken saatlerde yüzerim. Gece de yüzerim teknemle çıkarım. Arkadaşlarla daha çok oluyor. Gece yarısı tek başına denize girmek pek hoş bir şey değil. Kalabalığı seviyorum. Fark edilmeyi seviyorum. Gelip fotoğraf çektirmelerini, gelip imza istemelerini çok seviyorum. Çünkü ben kırkımdan sonra bu işe yöneldim ve benim için ün ya da şöhret önemli değil, insanlarla iletişim kurmak için sadece bir araç ünlü olmak.



Kırk yaşında şarkıcılığa başladınız. Onun öncesinde tekstil ile uğraştığınızı biliyorum.

Evet, tekstil, fotoğrafçılık gibi birçok işler yaptım.



Şarkıcılığa geçen özgürlük sürecindeki kararınızı bir gecede mi verdiniz?


Yapı olarak zaten eğlenmeyi, şarkı söylemeyi seviyorum çünkü öyle de bir kültürden geliyorum. Annem Ermeni, Babam Rum’dur. Mozaik bir ailem var. Müslüman, Arap, Yahudi, Ermeni, bu durum aslında çok güzel bir şey biliyor musunuz? Birçok medeniyetin, birçok dilin ve dinin kültürünü alıyorsunuz. Yani aniden karar vermedim ama eğlenmeyi seven, yaşamayı seven bir insan olarak hep böyle müziğin içinde, gece hayatının içinde olan bir insandım. Benim çok sevdiğim, beni Fedon yapan, (bunu otuz yıldır söylüyorum, ölünceye kadar da söyleyeceğim) beni keşfeden Hakan diye bir arkadaşım var. Çok iyi bir müzisyendir. Musikinin virtüözü Hakan İtik. Hala beraberiz. “Fedon abi sen yaparsın, senin sesin çok iyi. Çok iyi bir yorumcusun. Doğru şarkı söylüyorsun.” Dedi. Aynı şeyi rahmetli Kayahan da söylemişti bana. “Senin aman aman bir sesin yok üstadım ama çok doğru şarkı okuyorsun” dedi. Kayahan gibi bir adamdan bunu duymak, bana baya bir cesaret verdi. Ama hep şu oldu, hep amatör bir ruhum var. O ruhu atamadım üzerimden. Hala terlerim, utanırım. İlk iki şarkıyı okuyuncaya kadar bir heyecan olur. Ondan sonra işimi çok doğru yaptığıma inanırım. Çok saygılıyım. Sıfır hata zaten yoktur ama mümkün olduğunca saygılıyımdır ama o saygının karşılığını da beklerim. Olmadığı zaman da çıldırırım.



Doğru da bir dönemdi anladığım kadarıyla, çünkü taverna müziği yapıyordunuz değil mi?

O dönem talep edilen bir durumdu. Şimdi taverna müziği 50’lerde falan zaten vardı. Yani Fedon başlatmadı bu olayı. Ama İstanbul’daki yükselişi vs. bu etik nedenlerden dolayı biraz durakladı. Sonra ben “keyfime göre şarkı söyleyeceğim” dedim ama ben öyle gidip “şarkıcı olacağım” demedim. “Abi çalışayım falan da demedim kimseye.” Yurtdışından bir şarkıcı getirelim dedik. Maliyetleri yüksek gelmişti. Hakan dedi ki; “Sen okursun abi” dedi. Dedim; “Oğlum deli misin olacak şey mi?” “Vallahi okursun dedi.” “Bir deneyelim” dedim. Ama duyurmadan yani müşteri falan olmasın, ilan vermeyelim ve deneyelim istedim. O sayede başladım. Bir ay sonra, “yer yok” denmeye başladı mekanda. Bir Fedon patlaması oldu. Müzik piyasası peşime düştü. Ne teklifler neler neler... Bir tarafta iş adamlığım var, bir tarafta hokkabazlık yapıyorum, akşamları şarkı eğlence, tiyatral işler falan. Yani ummadığım şeyler oldu. Peşimden koşan hatunlar çoğaldı. Ben bir ay önce de, iki ay önce de aynı Fedon’dum. Hep ben kovalıyordum. Yani Allah’tan yirmi yaşımda değildim. Çünkü çok farklı olabilirdi o zaman. “Şımardı ve hazmedemedi” denirdi. Yaşıma rağmen ufak tefek kaymalar oldu tabi. Bunu hiç inkar etmiyorum. Hatalarım da oldu tabi ki. Başarı tırmanmaya başladı. Şöhret, alkış, para... Ben o zaman bir misyon üstlendiğimi de fark ettim. Sadece şarkı söylemek değildi amacım. Yıllardır içimde ukde olan, ülkemde isteyip de yapamadığım şeyleri, kimseye duyuramadıklarımı duyurmamda aracı oldu. İlk işim, Türk-Yunan dostluğuna katkıda bulunmaktı. Madem bu ülke bu müziği dinliyor ve Fedon’u seviyor, konserler düzenledim. Yunanistan’dan buraya sanatçılar getirip güzel aktiviteler yaptık. Mesela deprem olayından sonra Yunanistan’dan oranın en ünlü sanatçılarını getirip, muhteşem bir konser verdik.



Ne güzel, neredeydi?

Açık Hava Tiyatrosu’nda, protokolün olduğu bir konserdi devlet büyüklerimiz geldi. Türk-Yunan bayraklarının yıllar sonra bir arada sallandığı “Aferim Fedon’a” dendiği bir dönemdi. Ondan sonra da bu başarılar beni daha da güçlendirdi. Yunanistan Başkanı beni çağırıp, Türk-Yunan Barış Elçisi olarak bana ödül verdi. Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Ödülü’nü aldım. Bunlar benim çocuklarıma bırakacağım en büyük miras. Para nedir ki? Bunlar başladıktan sonra, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı’nda Atatürk heykelinin önünde Taksim’de Rumca şarkı söylendi. Böyle bir şey var mıydı? TRT’de Yunanca müzik, fon müziği olarak bile çalamıyordu. Beni aslanlar gibi çıkarıp Rumca okuttular. Bunun üzerine Büyük Elçilerle Yunan Konsolosluğu’nda sohbetler başladı. Ben bazı gerçekleri söylediğim zaman Yunanlılar tarafından hoş karşılanmadı. Dedim; “Türklere barbar diyorsunuz ama devletin kanalında çıkıyorum ben.” Atatürk heykelinin önünde şarkılar söylüyorum. İsmimi değiştirmedim. Dinimi değiştirmedim. El üstündeyim. Niye Yunanistan’da bunlar oluyor gibi. Bu konulara girince iş daha da dallandı budaklandı. Bu sefer, büyük bir sevinçle bunları anlatırken oradan da bana bazı cevaplar geldi. “Peki sen bu kadar Türkleri övüyorsun ama başından geçenleri neden anlatmıyorsun.” Dediler. Hikaye de şu; Babam babasını tanımaz. Çanakkale Şehidi’dir dedem. Babaannem hamileyken Çanakkale’ye gidiyor ve bir daha dönmüyor. Böyle bir adamın torunuyum ben ve o adamın oğlunu varlık vergisi zamanında kahverengi üniforma giydirip 5 yıl Aşkale’ye askerlik yapmaya gönderdiler. Sadece gayrimüslim diye. Bakın bunlar ülkenin sırtından atamayacağı kamburlardır. Arkadan 6-7 Eylül olayları. Sadece Müslüman olmadığımız için yağmalanan dükkanlar, tecavüz edilen çocuklar, öldürülen din adamları vs. Düşündüm doğru. Bunlar da var. O gün kendi kendime düşündüm ve kendime bir laf kullanmaya başladım. “Ben tarihin kötü yapraklarını yırtıp atacağım.” Bunları silip atalım. Yeni bir sayfa açalım. Ben istesem dünyanın her yerinde yaşarım. Param da var, imkanım da var ama vatanımı seviyorum o tartışılmaz. İki metreye bir metre genişliğinde bir toprağım mezarım var benim bu ülkede. Çünkü benim hiçbirinden farkım yok. Başta insanım, ikincisi bana sormadılar “Hıristiyan mı olacaksın, Müslüman mı?” diye. Ama Hıristiyan olmamdan dolayı bu ayrımcılık beni bitirdi. Hala da bitiriyor. Gençtim mücadele verdim, yetmiş yaşıma geldim gözüm açık öleceğim. Evet, ben kamu hizmetinde çalışamıyorum bu ülkede. Vergi sıralamasında çok çok yukarılardayım. Vatani görevimden ne kaçtım, ne de kıvırdım. 24 ay aslanlar gibi yaptım. Erkek evladım burada Teo, gelinim müslüman, damadım müslüman. Hiç böyle ayrımcılığım yoktur. Ama sen beni ayırıyorsun. Sen beni çöpcü yapmıyorsun, polis yapmıyorsun, subay yapmıyorsun. Bunlar benim içimde ukdedir. Askerliğimde gönüllü Kıbrıs’a gideyim dedim, gayrimüslimler gidemez dediler. Ben bir Atatürk evladıyım, ölünceye kadar da bu böyle gidecektir.



Bu misyonu sahiplenmek kolay bir şey değil. Bunun ağırlıkları da oluyor muydu?

Tabi. Şimdi ben herkesi kucaklamak istemiyorum herkes doğruyu görsün. Türküm dedim diye bütün dindaşlarım beni iteledi. “Nasıl Türküm diyorsun?” E Türküm, Müslüman değilim, Türküm. Burada doğdum, burada büyüdüm, burada yürüyorum, burada askerliğimi yaptım, Türküm. Bundan da gurur duyuyorum. Bunun tepkileri çok geldi.



Bu belki biraz normal ama o kadar kolay bir yol seçmediniz siz. 

Ben Yunanistan’a gitsem Türk’de olmam. Burada yaşasan gavursun. Ben “gavur lafı” için ceza evinde yattım. “Gavur lafı” hiç layık değil. Zaten söyleyenler cahilce söylüyor. “Gavurun” lügat anlamına bakın, bir de “Hıristiyanlara” baksınlar.  “Gavur” Allah’ı, dini, kitabı olmayan anlamında kullanılıyor. “Hıristiyan’da var diyorum.” “Onlar gavur değil abi diyor.” Ama mürekkep yalamış bir insan bana gavur derse yandı.



DEVAMINI DERGİMİZDEN TAKİP EDEBİLİRSİNİZ...

SOSYAL MEDYA
DİĞER HABERLER
GELECEK SAYIDA
Yukarı Dudullu Mah. Modoko Mobilyacılar Sitesi - Ümraniye/İSTANBUL
2015 © Copyright © Modoko. Tüm hakkı saklıdır. Materyallerin izinsiz kullanılması yasaktır.